dinazorlar ansiklopedisi
 
  junior larousse
  Ne Tür Bir Canlılardı ?
  dinazor resimleri
  İNCE BİR GAZ TABAKASI
  DİNAZORLARIN HAYAT DÖNGÜSÜ
  VİDEO
  OYUNLAR
DİNAZORLARIN HAYAT DÖNGÜSÜ

         DİNAZORLARIN HAYAT DÖNGÜSÜ

   Dünyada çok az yaratık insanların merakını dinozorlar kadar uyandırmıştır. Yeni yapılan araştırmalar, bu devlerin yaşamlarının da en az esrarengiz sonları kadar ilginç olduğunu gösteriyor. Günümüzden 230 milyon yıl önce yeryüzünde görülmeye başlanan dinozorlar, 165 milyon yıl boyunca dünyaya hakim oldular. Dinozorlar hakkında zihinleri en çok meşgul etmiş olan konu onların ölüm nedenleri olmakla beraber, nesillerini 165 milyon yıl nasıl sürdürdükleri de en az bunun kadar araştırmaya değer görünüyor. 

  

              BÜYÜK YOK OLUŞ

Üç yüz milyon yıl boyunca yeryüzünü kaplayan ve onu biçimlendiren Paleozoik yaşamı için trajedik bir yok oluş söz konusu olacak ve deniz türlerinin %90-95’i, karasal türlerinse yaklaşık %70’i yeryüzünden silinecekti. Böylesi bir yok oluşa neyin yol açmış olabileceği konusunda bilim adamları yıllardır tartışıyor. Pek çok kuram arasından öne çıkanlar, bir gök cisminin yolunun yeryüzününkiyle kesişmesi ve volkanik aktivitelerin etkinliği oldu. Son yapılan araştırmalara göre 251 milyon yıl önce gerçekleşen kitlesel yok oluşun, atmosferdeki karbondioksit düzeylerindeki ani ve büyük yükseliş tarafından tetiklendiğini gösteriyor. Elde edilen sonuçlar, atmosferde hızla yükselen sıcaklıkların, okyanuslardaki oksijeni derinlere sürükleyerek okyanus döngüsünü nasıl etkilediğini ve buradaki çoğu canlı için yaşamı nasıl olanaksız kıldığını gösteriyor. Permiyen dönemi (292-251 myö) sonunda, üst enlemlerdeki sıcaklıkların günümüzdekinden ortalama 20 derece daha yüksek olduğu, yaygın volkanik etkinlik sonucunda da atmosfere büyük miktarlarda karbondioksit ve sülfürdioksit karıştığı görülüyor. Bu verilere göre ortaya çıkan senaryonun başlangıç bölümü şöyle: Sera gazı olan karbondioksitin atmosferde artan düzeylerine bağlı olarak, okyanus suyu sıcaklığı yüksek enlemlerde önemli ölçüde arttı; ısınma yaklaşık 4.000 metreyi kapsar duruma gelince, okyanuslarda görece soğuk suyun aşağıya inerek, taşıdığı oksijen ve besinleri okyanusun derinlerine bıraktığı normal döngüleri etkilemeye başladı; karbondioksit oranını düşürecek canlıların kalmaması, bu sefer ısınmayı daha da hızlandırdı. 

Bu kitlesel yok oluşla birlikte Paleozoik dönem kapanmış ve Mezozoik dönem başlamıştır. Mezozoiğin ilk dönemlerinde Permiyen yok oluşundan kurtulmayı başaran az sayı ve çeşitlilikte canlı grubu, uyumsal açılımla boşalan ekosistemlere yayılır. Bu nedenle Mezozoiğin ilk dönemi olan “Trias” yaşamı, Paleozoiğin canlıları ile Mezozoiğin canlıları arasında bir geçiş dönemidir. Trias’ın (251-205 myö) sonlarına doğru ilk memeliler ve timsahlar ortaya çıkmış, ancak Mezozoiğin geri kalanına damgasını vuracak olan dinozorlar henüz çok çeşitlenmemiştir.

                                 DEVLERİN ÇAĞI

 Trias döneminde yeryüzü “Pangea” adı verilen dev bir kıtadan ve “Panthalassa” denilen dev bir okyanustan oluşuyordu. Ana kıta henüz devasa bir çöl yapısında, sadece okyanus kıyılarında tropikal ormanlar yer alıyordu. Mevsimler aşırı yağışlı ve aşırı kurak dönemler halinde geçiyordu ve bitkiler sadece yağış alan kıyı bölgelerinde yaygındı. Yeryüzünde tek bir kara parçası olmasına rağmen, Pange’nın farklı bölgelerinde oldukça farklı bitkiler baskındı. Bol yağış alan kuzey ve güney Pangea’da geniş yapraklı sık ormanlar yaygınken kurak ekvatoral bölgelerde seyrek ormanlar vardı. Ancak Permiyen yok oluşu son felaket değildi. Permiyen yok oluşundan yaklaşık 50 milyon yıl sonra Trias’ın sonunda, deniz yaşamının %20’sini, karasal yaşamın ise neredeyse yarısını yok eden bir başka felaket bekliyordu dünyayı. Trias’ın sonunda gerçekleşen bu yok oluş, sonraki dönem olan Jura’da (205,1 – 142 myö) dinozorların yayılmasına fırsat vermişti. Dinozorlar bu dönemde çeşitlenip gelişti ve dev boyutlara ulaştı. 

Jura döneminin sonlarına doğru sauropod’lar, yeryüzündeki en büyük canlılar olarak hâkimiyetlerini ilan etmişlerdi. Bu dönemin süper dev dinozorlarının en büyüğü 23 metre boyunda ve 12 metre yüksekliğindeki Brachiosaurus’dur. Sanılanın aksine çok az sauropod başı dik gezebiliyordu. Boyun yapıları buna uygun olmadığı gibi, kanın o kadar yükseğe pompalanması da mümkün görünmüyor. Fakat boyunlarını kaldırmasalar bile, uzun bir boyun bu hayvanların gövdelerini kımıldatmadan geniş bir alanda otlamalarını sağlıyordu.
 Jura döneminden sonra gelen Kretase (142 – 65,5 myö) dinozorların altın çağı olmuştu. Jura ile Kretase arasında bir kitlesel yok oluşun yaşanmaması, iklimsel koşulların uygunluğu ve parçalanıp birbirinden uzaklaşan kıtaların farklı biyocoğrafik bölgeler oluşturması nedeniyle Kretase yaşamı, yalnızca dinozorlar için değil, pek çok canlı grubu için çeşitliliğin arttığı bir dönem oldu. Bilinen dinozorların %40’ı Kretase’nin son 15 milyon yılında ortaya çıkar. Tyrannosourus rex ve Triceratoplar gibi pek çok ünlü dinozor da bu dönemin canlıları arasındaydı. 

 Dinozorlara ait fosil kayıtları aslında hayli yoksuldur. Bozulmamış, kemikleri iyi korunmuş, müzede sergilenmeye uygun iskeletlere oldukça az rastlanır. Fosiller zamanla dağılır. Hava koşullarına maruz kalan kemik parçalanabilir. Bazı fosillerin bulunduğu bölgede o kadar çok minik iskelet parçası vardır ki hayvanların uçaktan düşmüş olduğunu sanabilirsiniz. Buna rağmen Çin’in Liaoning bölgesi gibi paleontologlar için hazine sayılabilecek bölgeler de var. Bu bölgede çok zengin bir canlı çeşitliliği varlığını sürdürüyorken, yaklaşık 130 milyon yıl önce bir takım yanardağ etkinlikleri olmuş. Çok sayıda canlı bir anda, yanardağlardan püsküren küllerin altında kalmış. Bu kül, yalnızca karadaki canlıların değil, göl ve akarsuların da üzerine çökerek her yeri kalın bir örtü gibi kaplamış. Bunun sonucunda da buradaki tüm canlılar, bugün kolayca incelenmelerine olanak sağlayacak kadar iyi bir şekilde korunmuşlar. Çünkü her şey o kadar kısa sürede gerçekleşmiş ki yanardağ külünden oluşan bu “battaniye” bir anda ölen bu canlıların oksijenle temas etmesini önlemiş. Buna bağlı olarak, canlılar, çürümeye fırsat olmadan fosilleşmişler ve normalde çürümeyle ortadan kalkacak olan dokular korunmuş. Öyle ki, fosillerde tüyler, balık pulları, böcek kanatları, çiçek parçacıkları bile kolaylıkla görülebiliyor. 

 Paleontologlar fosil iskeletleri çözümleyerek hayvanların davranışlarını kestirebiliyorlar. Örneğin, kemiklerdeki ısırık izleri, beslenme düzeni konusunda bilgiler veren dişlerdeki aşınma, fosilleşmiş dışkıların içinde bulunan maddeler çok değerli bilgiler sağlıyor. Bunlara bakarak, dinozorların çoğunun az çok düzenli bir sürü yaşamı sürdükleri ortaya çıkarılmıştır. Ayak izleri küme halinde yer değiştirdiklerini gösteriyor, ama bunların geçici toplaşmalar mı, kalıcı sürüler mi olduğu bilinmiyor. 

 Bugün 600 dinozor türü tanıyoruz. Boy merdiveni, tavuktan daha büyük olmayan en küçükten, 26 metre boyunda, 50 ton ağırlığındaki otobur diplodocus’a uzanıyor; arada, 15 metre boyunda, 6 metre yüksekliğinde, 20 santimetrelik hançer biçiminde dişleri olan, etimolojik olarak “zorba kertenkelelerin kralı” anlamına gelen tyrannosaurus’lar var. 
Çoğu bilim adamı, dinozorlar için sıcak ya da soğukkanlı diye kesin bir değerlendirme yapmaktan kaçınsalar da “Dinozorlar metabolik olarak hemen her şeyi yapabiliyorlardı” görüşüne bağlı olarak dinozorların birçok değişik sıcaklık düzenleme tekniği geliştirmiş olabilecekleri düşünülmektedir. Aynı şekilde vücutları ısıyı koruyabilen büyük hayvanların soğukkanlılığa; nispeten küçük ve aktif predatörlerin ise sıcakkanlılığa eğilim göstermiş olmaları olasılığı, genelde kabul edilen bir görüştür. 

Tüm dinozorlar hareket ve duruşla ilgili yaklaşık bir düzine ortak iskelet karakteri paylaşırlar. Ayak bileği ise bu konudaki en belirleyici bölgedir. Bacak yapıları, dinozorları daha önceki yaratıklardan ve şimdiki sürüngenlerden ayıran özelikler taşır. Örneğin timsahta ayaklar vücudun yanlarından çıkar; oysa dinozorlarda bacaklar atlarda olduğu gibi gövdenin altındadır. Bu özelliğin, gövdelerini yerden kaldırmalarına, ayakları üzerinde yürümelerine ve olasılıkla hareketlerine çeviklik kazandırmaya yaradığı sanılmaktadır. Paleontologlar, kalça yapılarına göre başlıca iki dinozor türü olduğunu belirtiyorlar. Onlara göre “sauruschian”lar, sürüngenlere benzeyen; “ornithischian”lar ise kuşlara benzeyen bir kalça yapısına sahiptiler. Sauruschian grubu, bilinen birçok dinozor türünü kapsamaktadır. Bunlara örnek olarak, içlerinde brontosaurus’ların da olduğu dev yapılı, dört ayaklı, uzun boyunlu, otçul sauropodlar; ve Tyronnosaurus rex’in dahil olduğu etçil theropod’lar verilebilir. Ornithischian grubu ise, tamamen otçullardan oluşmaktaydı. İki ayaklı ördek gagalı dinozorlar, zırhlı stegosaurus’lar ve boynuzlu ceratopsian’lar bu gruptandı. 

Koca gövdeleri ve upuzun boyunlarıyla ağaçların tepesinde otlayan sauropodların tapınak sütunlarını andıran bacakları, bunların kaç ayak üzerinde yürüdükleri konusunda kuşku bırakmıyor. Korku filmlerinin vazgeçilmezi Tyrannosourus rex’in karidesinkini andıran çelimsiz kollarının da yürümek ya da koşmak için gelişmediği açık. Ancak yüz milyonlarca yıl dünyamıza egemen olmuş bu canlıların irili ufaklı türlerinin nasıl yürüdükleri konusundaki bilgilerimiz o kadar berrak değil. Bu bilgileri ya paleontologların sınırlı sayıda buldukları fosil parçalarına getirdikleri yorumlardan, ya da dinozor ressamlarının düş güçlerinden ediniyoruz. 


                              
               DEV YUMURTALAR
Dinozorlar yumurtluyorlardı. Kimi dinozorların da kuşlar gibi kuluçkaya yatıyor olmaları gerekir. Yuvalarının çoğu kalın bir bitki katmanından oluşuyordu. Bu bitkilerin mayalanması hem sıcaklık hem de nem sağlıyordu yumurtalara. Dinozorların yavruların yetiştirilmesinde geliştirilmiş bir eğitim dizgesine sahip bulundukları, dahası bir tür tekeşlilik uyguladıkları varsayılabilir. Yumurta çatladığında alabildiğine kırılgan olduklarından, ana babanın yavrulara göz kulak olması gerekliydi. Bir bakıma yavruların yumurtadan çıkmalarına, hareket etmelerine, korunmalarına bin bir özen gösteren timsahlar gibi. Uzun dönemli yavru bakımı konusundaki en iyi ve en yeni kanıt, 2007 yılında ABD’nin Montana Eyaleti’nde toprak içindeki yuvalarında fosilleşmiş olarak bulunan bir dinozor ailesine ait. Kalıntıları birbirine geçmiş durumdaki bu aile, bir yetişkin, iki de genç dinozordan oluşuyor. Bu fosilleri önemli kılan bir başka özellik de, dinozorların kazıcı canlılar olmadıkları yönündeki baskın görüşü yıkıyor olması. Zira iskeletler tam olmasa da hayvanın 2,1 metre boyunda (yarıdan çoğu kuyruk olmak üzere) burun kısmının geniş, omuz ve kalça bölgesinin de oldukça güçlü ve kazmaya uygun yapıda olduğu anlaşılıyor. Bunun yanında, araştırmacıları yuvayı kazanın dinozorların kendisi olduğuna ikna eden bir başka ayrıntı da, bir odacıkta sonlanan “S” biçimindeki sığınak-yuvanın iki metreyi biraz aşıyor olması; yani neredeyse tamı tamına yetişkin dinozorun uzunluğunda. 



Dinozorların yavruları nasıl besledikleri henüz net olarak bilinmiyor. Ana babaların kendi yediklerini çıkarıp yavrulara verip vermedikleri, ya da bunların yuva çevresindeki bitkilerle tek başlarına beslenip beslenmedikleri araştırılıyor. Yavruların, büyürken birkaç çevresel ortam değiştirdikleri varsayılıyor.
 


                       ACI SON

165 milyon yıl boyunca dünyaya hakim olmuş bu canlılar 65 milyon yıl önce Kretase’nin sonlarında yok oldular. Bugün bilim insanları tarafından genel anlamda kabul gören varsayım, Meksika’nın Yucatan bölgesine düşmüş olan bir göktaşının dinozorların sonunu getirdiği yönünde. Bu varsayımın genel olarak kabul görmesinin nedenlerinden başlıcaları, Yucatan’da bulunan Chicxulub Yanardağı ağzının 200 kilometre genişliğinde ve 65 milyon yıl öncesinden kalmış olması, bu bölgede yalnız uzaydan gelmiş taşlarda yüksek oranda bulunan bir madde olan iridyumun izlerine rastlanması ve çok yüksek basınç sonucu oluşabilen değişimlerin gözlenmesidir. Kurama göre çarpmanın sarsıntısı çok büyük bir toz bulutu oluşturmuş, güneşi kapatmış, sıcaklığı 0 derecenin altına düşürmüştür. Işık yoluyla soğuma, fotosentezi yavaşlatmış, bu, bitkileri öldürmüş böylece bütün besin zinciri bozulmuş, önce bitkilerle beslenen otoburların, ardından onlarla beslenen etoburların ölümüne neden olmuştur. 

Bir başka kurama göreyse, dinozorları yok eden etkinin nedeni yanardağlardır. Bu kurama göre de, Yucatan’da gözlenen ve yerkabuğunda bulunmayan iridyum izleri, uzaydan gelen bir göktaşını destekler gibi görünse de, yerkabuğunda bulunmayan iridyum yerkürenin derin katmanlarında bulunmaktadır. Büyük yanardağ patlamalarıyla magmanın yukarı doğru itilmesi de bu madeni yüzeye çıkarmış olabilir. Hindistan’ın kuzeybatısında, Dekkan’da, 4 metre kalınlığında lav akıntısı izine rastlanmıştır (bu da yaklaşık 2 milyon metreküp lav demektir). 700 bin yıl boyunca etkinliğini sürdürmüş, gerçekten çılgında bir yanardağ püskürmesidir söz konusu olan. Senaryoya göre püskürmeler sonucu toz bulutlarıyla korkunç boyuttaki karbon gazı dünya iklimini altüst etmiş, yağmurlarla okyanusları aside boğmuş, fotosentezi bozmuştur. 

 


Dinozorlar gittikten sonra Dünya, beslenmek için canlı bitkilere en az bağımlı grup olan küçük memelilere kalmıştı. Daha önceki bir derlememde de belirttiğim gibi, dinozorlar yok olmasaydı belki de “Homosapiens”e giden süreç gerçekleşmeyecekti. Kaliforniya, Pasena’daki jet itki laboratuarı bilim adamlarından Kevin Baines, “Dinozorlar ortadan kalktığı için biz varız. Çünkü etçil dinozorlar gezegende kol gezdiği müddetçe bizim insansımaymun benzeri atalarımızın evrimleşmesi imkansızdı. Zeki olabilmeleri için hayvanların belli bir büyüklüğe ulaşmaları gerekir ve o büyüklüğe ulaşmadan hepimiz yenmiş olacaktık” demiş.
 
   
Reklam  
   
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=